Oğuz Tümbaş Güncesi

Şair babanın hüznü

17/5/2008 ·


  
EVİN ÜÇÜNCÜ ŞAİRİ KAYIP!

 


 
        Böyle başlık atmıştı sevgili şair kardeşim Özcan Öztürk Blogcu sitesindeki köşesinde.

        Ben de kaç gündür e-posta adresime gelen iletilerden bilgilendim şair Orhan Göksel’in kayıplara karıştığını. En son Özcan Öztürk kardeşimin Blogcu sitesinden duyuru aldım.

        Abdülkadir Budak benim de sevdiğim, değer verdiğim şairlerden. Onun kaç gündür yaşadığı tedirginliği,üzüntüyü tahmin etmek zor değil. Orhan Göksel onun oğlu. Göksel'in şiirlerini çok fazla izlemiş değilim; ama adını biliyorum, Budak’ın oğlu olduğundan haberim var. İnanın ben de üzüldüm bu olaydan. Şiirle yaşayan bir aile olduğunu yazmış Öztürk. Aslında ne güzel, bir aile içinde üç şairin bulunması. “Şairin evi, yatmak için değil yazmak içindir desem abartmış olur muyum? Hiç sanmıyorum. Bir evde üç şairle yaşamak durumunda kalan eşim de böyle düşünüyor çünkü. Şikâyet ettiği için değil de, böyle düşünüyor. O bizim ilk ve tek okurumuzdur bu evde, tarafsız olduğu için de en sıkı eleştirmenimiz. Yazarken, ondan ayrı düşerken biz onun gözünün yaşına bakmayız da, yazdığımızı okurken o da bizim gözümüzün yaşına bakmaz.” Bu sözler şair Abdülkadir Budak’a ait. Ben bu satırları okuduğumda, nasıl kıskanmıştım Budak’ı. Bir evde üç şair!  Üstelik şiire saygılı bir de eş…

        “Emel Güz ve Orhan Göksel bir kökten üç farklı ve sağlam şiir dalının çıkabileceğini gösterdiler. Şimdi evin üçüncü şairi Orhan Göksel Budak kayıp! Salâ adlı ilk şiir kitabı ilgiyle karşılanmış olan Orhan Göksel, 2005 Yaşar Nabi Nayır Başarı Ödülü'nü almıştı.” 

          Haberi Özcan Öztürk’ün iletisinden izleyelim: “8 Mayıs’ ta Ankara Sincan'da dolaşmaya çıkan Orhan Göksel'e şu ana kadar ailesi ulaşamadı. Alınan en son haber ise İstanbul'dan… Bu pazartesi saat 16.00 sıralarında Haydarpaşa garında gitar çalan gençlerle tanışıp şiirden ve müzikten konuşmuş. Gençler onu çok sevdiği için bir hatıra fotoğrafı çektirmiş. Gazetede resmini görünce de ailesine ulaşmış.”

        İzmir’deki yazar dostlarımın iletisinden de bazı duyumlar, haberler gelmişti. Gerçekten kaç gündür ben de üzülüyorum bu haberlere. Dünyada bunca olay, kan, göz yaşı, deprem,kasırga,ölüm haberleri televizyonlarda, radyolarda yankılanırken, gazeteler  acı  dolu haberleri odalarımıza ulaştırırken, sevdiğim bir şair dostun şair oğlunun kayıp haberi de tuz biber ekti yüreğime.

        “Şair ve gitarist Orhan Göksel Budak kimyevi bir nedenden kaynaklanan bipolar bozukluğu nedeniyle kimi sıkıntılar yaşıyor ve ulaşılamamayı tercih edebiliyor. İnce, duyarlı, yumuşak yapısıyla, kimseye zarar vermeme endişesiyle yaşamasıyla tanınan Orhan Göksel'in kayboluşunun ardında ailesine karşı bir sorumsuzluk ya da cezalandırma değil, sağlık sorunuyla ilgili nedenler var.” diye devam ediyordu haber Özcan Öztürk’ün Blog’unda.

        Sincan Etimesgut Esnaf Haber Platformu sitesinden son haberi de vermek istiyorum. 6 gündür haber alamadığım oğlum, dün akşam üstü 17.00 sıralarında Kadıköy’de (İstanbul) polis tarafından bulunup, ablası Emel Güz’e (BUDAK) teslim edildi. Oğlum sağlıklı görünüyormuş, sesi de iyi gelmişti bana. İki kardeş şu anda İstanbul’da, en kısa zamanda eve dönecekler.

          Kayıp haberi ulaşır ulaşmaz polis teşkilatı, sayın Doğan Hızlan, Mustafa Şerif Onaran, Vadi Çiçekli, Enver Ercan, Tarık Günersel, Nur Saka, Özlem Sezer başta olmak üzere acımızı, endişemizi paylaşan, arama çabalarına fiilen de katılan tüm edebiyatçı dostlarımıza, okurlarımıza teşekkür ediyoruz.

          Yazılı ve görsel medyanın olağanüstü çabası unutulacak gibi değildi. Cumhuriyet, Hürriyet, Taraf, Akşam gazeteleri ve CNN TÜRK, KANAL D televizyon kuruluşlarına www.sincanrehberi.com yerel internet medyamıza sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

          Oğlumun kayboluşu bizi üzdüğü kadar, insanlık değerleriyle buluşmamızı da sağladı.

İnsana olan inancımız ve güvencimiz tazelendi.

         Selamlar, saygılar, sevgiler.”    

                 Bir babanın kaç gündür yaşadığı acıyı, kederi, huzursuzluğu, tedirginliği anlamamak olası değil. Mutlu haber beni de gönendirdi. Geçmiş olsun diyorum Budak ailesine.                 

Yorum (1) Yorum yaz!

Günce Kitap

13/5/2008 · Kategori: Edebiyat

İZMİR'DE YENİ KİTAPLAR VE  YAŞANAN YENİ HEYECANLAR

Oğuz TÜMBAŞ

 

 

         

          İlk kitaplar tüm yazarlar için her zaman önemlidir, anlamlıdır. İlk kitaplarda yaşanan heyecanları, sevinçleri, coşkuları unutmak olası değil. Yazarın, şairin, romancının, öykücünün; tüm sanatçı ve edebiyatçının her ürünü, her yapıtı heyecanını da içinde barındırır elbette.

          Örneğin geçtiğimiz günlerde İzmir Kitap Fuarı'nda bir çok yazar dostun güzel heyecanlarına tanık oldum. Onları yazmadan geçemeyeceğim. Çünkü ben de duygulandım onların bu heyecanlı  görüntülerinden.

         Bunlardan birisi Dinçer Sezgin'di. Papirüs Yayınları'ndan çıkan Tek Kurşun adlı öykü kitabı, fuarın sürdüğü günlerde ulaşmış eline. Yazarlar Sendikası Standın'da rastladık ona bir dostumla. Mutluluğu yüzünden okunuyordu. "Bu yaşıma geldim; bu duyguyu yeni çıkan her kitabımda yeniden yaşıyorum. Bu yirminci kitap, sanki ilk kez bir kitabım yayınlanmış gibi coşku içindeyim"

          Fuarın açıldığı ilk gün Egeli Kadın Yazarlar Platformu'nun standı da şenlikliydi.  Konu kadınlar olunca, onların coşkusu, heyecanı da bir başka oluyor.  Ortak öykülerinden oluşan seçki kitabı Savur Saçlarını Ege  yığılmıştı tezgâha. Esra Odman,Gülseren Engin, Nevzat Süer Sezgin,Buket Akkaya,Güzin Oralkan, İncila Çalışkan, Zeliha Akçagüner,Gönül Çatalcalı, Vicdan Efe,Sevim Korkmaz Dinç, Belma Özgün,Emel Kayın,Zehra Ünüvar,Hüsnan Şeker,Zübeyde Seven Turan,Hülya Soyşekerci,Oya Uslu,Suna Güler...Hepsi cıvıl cıvıldı o gün. Kuşkusuz Platformun İzmir dışından ama kendilerini egeli sayan üyeleri Gaziantep'ten Nesrin Özyaycı'nın, Ankara'dan Sultan Su Esen ve  İnci Gürbüzatik'in de aklı o gün fuarda bu kitap şenliğinde olmalıydı.

          Üstelik Egeli Kadın Yazarlar Platformu'nun iki üyesi Hüsnan Şeker ve Hülya Soyşekerci bir başka ilk'in  heyecanını da yaşıyorlardı. Hüsnan Şeker'in Dilşan ve Sinem adlı iki kızın farklı kentlerde kesişen öykülerini  anlattığı ilk gençlik romanı Ayrı Dünyalar ve Hülya Soyşekerci'nin okuma günlüklerini topladığı ilk yapıtı Yazarlara ve  Yapıtlara Yönelik Okumalar adlı çalışması da aynı zamanlarda fuarın konuğu olmuşlardı. Hüsnan Şeker  Tudem Yayınları arasında merhaba diyen kitabı için "Bu benim ilkim,ilk üretimim; nasıl coşkulanmam, nasıl sevdalanmam" derken, kıpır kıpır bir şarkıya eşlik eder gibiydi. Hülya Soyşekerci Kanguru Yayınları Standında imzaya başlamış, coşkusu gözlerine yerleşmişti bile.

         

          Hem kendi ilk kitabının, hem de başka kitapların yeni bir yayınevi'nde doğumunu heyecanla yaşayanlardan birisi de Tufan Erbarıştıran'dı. Erbarıştıran adı, kuşkusuz edebiyatla ilgilenenlere yabancı değil. Erbarıştıran daha aylar öncesinden yeni bir Yayınevi'nde Yayın Yönetmeni  olarak görev alacağını duyurmuştu. Geçtiğimiz günlerde telefonla aradı, Yayınevi'ne çağırdı beni. Yakınlardaydım; Şenocak Yayınları' nın olduğu İzmir Çankaya'daki İş Merkezi'ne gittim. Güleç, dost yüzüyle karşıladı Tufan Erbarıştıran. Kitapları serdi önüme heyecanıyla birlikte. Şenocak Yayınları'nın hayata geçmesinde öncülük yapan Sezgi Caba da bu sevince, coşkuya ortaktı.

           Erbarıştıran'ın ilk romanı Çöl Çiçeği Masalı gözüme çarptı önce. Yazar 1788'de Afrika çöllerinde yaşanan inanılması güç olayları kurgulamış romanında. Fal,büyü,felsefe,masal,aşk hepsi Erbarıştıran'ın gizemli romanında buluşmuş. Afrikalı Fatma'nın heyecanlı, sürükleyici serüvenlerini merak ve ilgiyle okuyorsunuz. Erbarıştıran da ilk kitabıyla gönencinin izlerini yansıtıyordu yüzünde. Üstelik düzeyli, tutarlı, ilgi çekici, iz bırakan yapıtların hayata geçmesinde payı olduğu için özenli bir sevinci de yaşıyordu. Basımları, kapak düzenleri, görsel duruşu, konularıyla yayımlanan bu ilk kitapları Türkiye'nin her yanında izlenime sunmak, elbette bir gururu yaşama hakkı da veriyordu kendisine. O gün Yusuf Eradam'ın zıvanasız denemeler alt başlığıyla hazırladığı kitabı Aşk Faili Meçhul' ü de elime alır almaz etkilendim yazdıklarından. Eradam'ın zıvanadan çıktığı belli."hayal gücünüzün yelkenlerini rüzgâra verip suya sabuna dokundurtmaya" yönlendiriyor sizi.

           Sevgili Burhan Günel'in yeni öykü kitabı Bülbülü Öldürelim de Şenocak Yayınları'nda okurların beğenisine sunulmuş. Şiirsel öğeleri, kurgusal yetkinliği ile oluşturduğu bu öykülerinde, Günel'in gerçek sevgiyi arayan, canını dişine takan, kimi zaman trajik boyutlara ulaşan öykülerini buluyoruz. Şenocak Yayınları'ndan çıkan Gülten Kır'ın İnternet ve Gençlik adlı bir çalışması da var.Ayrıca Bülent Şenocak'ın 3. basımı yapılan Levant'ın Yıldızı İzmir, dört yazarın ortak çalışması İzmir'de Türk Mührü Emir Sultan Dergâhı Haziresi Mezar Kitâbeleri de Şenocak Yayınları'ndan okurun beğenisine sunulmuş.

              Yeni bir kitap genç şair Aslıhan Tüylüoğlu'ndan. Balkon Yalnızları'nı İzmir Kitap Fuarı'nda  sessizce ve güleç yüzüyle ulaştırdı bana "şiirle ve umutla" diye imzalayarak. Veysel Çolak'ın Karşıyaka Belediyesi bünyesinde yıllardır sürdürdüğü şiir atölyesinden Aslıhan Tüylüoğlu. Dize, Patika, Şiiri Özlüyorum, Koridor, Hayal, Denizsuyukasesi dergilerinde şiirleri yayımlanıyor. Genç, umutlu, üretken, şiirini sağlam temellere oturtmaya uğraşan bir şair olarak görüyorum onu. Etki/Dize Yayınları arasında çıkan Balkon Yalnızları'nda yalnızlık, hüzün, ayrılık fdizeleri göze çarpıyor öncelikle.

               Tuğrul Ediz  de çalışkan şairlerimizden. Çiçeği burnunda yeni şiir kitabı Antikler Kitabı adını taşıyor. Efes, Klazomenai, Teos, Halikarnasos, Troya, İon şehirleri, Afrodisyas, Knidos'ta tarihin derinliklerinde bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Ediz'in kitabı da Etki/Dize'den çıkmış. O da heyecanını yaşıyordu  fuar süresince.

          Veysel Çolak'ın yayın yönetmenliğini yaptığı Dize Yayınları'ndan çıkan Ogün Kaymak'a ait Aşk Kere Aşk, Rüzgâr Alfabesi, Hüzündeki Mavilik  adlı üç şiir kitabı da aynı zamanlarda bize ulaştı. Çolak bu kitapları  hediye ederken, yayıncılığın tatlı heyecanını yaşıyor olmalıydı; belli etmese de.

           Evet, heyecan devam ediyor. Yazarların heyecanı bitmez. Her kitap yeni bir heyecan. Ne güzel, ne anlamlı o heyecanı yaşamak. Üretmek, yaratmak, okurların dünyalarına kitaplarla girmek, elbette farklı heyecanların da yaşanmasına aracı oluyor. Kuşkusuz benim yazacaklarım da bitmeyecek, yazarlarımızın kitapları çıktıkça. Ben bıkmam yazmaktan; yeter ki onlar çoğalsınlar, yayılsınlar, yayın yaşamımıza varsıl tatlar bıraksınlar.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Ankara Anıları

5/5/2008 · Kategori: Edebiyat

 

 

BANA ANKARA’YI ANLAT…

 

Oğuz TÜMBAŞ

 

            Her insanın yaşamında kentlerin önemli, ayrıcalıklı, anlamlı bir yeri vardır.Kültürü, sanatı,edebiyatı, folkloru, günlük yaşantısı,alışkanlıkları, özgün dokusuyla kentler, hepimizde farklı çağrışımlar yaratır, beleğimizde izler bırakır. Benim için de böyle olmuştur elbette. Öncelikle doğduğum, çocukluğumun geçtiği memleketim Gaziantep… Sonra  Ceyhan, Urfa…Ardından 1966 yılında başlayıp 10 yıl süren Ankara’lı yaşamım… Görev nedeniyle araya giren Diyarbakır yılları… Tam 1977 Ekim’inden bu yana süren İzmirliliğim!...En uzun kaldığım, yaşadığım kent İzmir. Kuşkusuz bu kent beni aldı içine; beni sevdi, ben de onu sevdim. Ama Ankara sevdam, Ankara dostluğum, Ankara anılarım, Ankara özlemim  hiç bitmedi.

        1966 yılının en güzel sonbaharlarından birinde inmiştim Ankara’nın Umut Sokağı’na! Yirmi yaşımın saflığı,taşralılığı,inceliği,sevecenliği ile...Ankara’da tanıdığım ilk insanlar, yıllarca dostluklarını içimde koruduğum İsmail Yılmaz ve eşi Necla abla olmuştu. Sonra Mutlu Şenel’le kesişti yolumuz. Ardından Nurettin Doğan Doğancıoğlu, Yaşar Durak,Alpman Talun ve bazı akrabalar… Bolu Kültür Derneği’nin yayın organı olarak çıkan, daha sonra Yaşar Durak’la birlikte sanat-edebiyat dergisi olarak yazın yaşamını sürdürmesine olanak sağladığımız Çele’nin sevimli, babacan, saygın adı Muhsin Karamanoğlu’nu unutmam olası değil. Işıklar içinde yatsın.

        Ersen Tolunay’la da Çele Dergisi’nin Ulus’ta Hükümet Caddesi üzerindeki yönetim yerinde tanışmıştım. Canlı, devingen, konuşkan, üretken,içi sevgiyle dolu Toluna’yla da güzel günlerimiz olmuştu. Ersen Tolunay’la bir kanka kadar yakın, hiç ayrılmayan bir başka dostum da Aydın Karasüleymanoğlu’ydu. Onunla ve başka birkaç arkadaşla Ankara’nın gözde  gece kulüplerinden Çakın’daki neşeli geceyi de aklımdan çıkarmadım. Onlar benim Ankara’daki ilklerimdi, nasıl unutabilirim.

         Sonra Sina Akyol… Genç,yakışıklı,dikkatli,şiire tutkulu…İlk şiir kitabı GECENİN YEŞİL AĞLADIĞI SAAT yeni çıkmış. ÇELE’ de şiir ve yazıları yayımlanıyor. Böyle birikimli, atak,katılımcı dost yazarlar,şairler varken, neden özgür bir yazın, sanat dergisi çıkarmayalım dedik MELTEM’ i çıkarmaya karar verdik. İsmail Yılmaz,Mutlu Şenel,İdris Dinçer,Ayşe Gülen’le birlikte.Tam 15 sayı yayımlanan Meltem’in yazarlarının çoğu Ankara’da yaşayan yazar ve şairlerdi. Bu yazıyı yazarken bir çoğu bu dünyadan ayrılan Sadık Deniz, Şahinkaya Dil, Ahmet Altümsek, Sami Nabi Özerdim, Nedim Orta, Kerim Aydın Erdem, Nihat Aşar, Vahittin Bozgeyik, Enver Naci Gökşen, İsmet Kemal Karadayı Ayhan Kırdar,Şevket Yücel gibi dostları,ağabeyleri sevgiyle, saygıyla anmalıyım.

        Bana Ankara’yı Anlat dedim ya yazımın başına; peki  kim anlatacak bana Ankara’yı? Eskimeyen dostlukları, sevgileriyle gönlümde yer eden, unutamadığım dostlarım, arkadaşlarım elbette. Zaten Ankara’dan İzmir’e kimler gelse ya da Ege’nin bir başka kentinde buluşsak onlarla, konumuz Ankara, Ankaralı günler, arkadaşlar oluyor.

        Ankara’dan bir ses, bir haber, bir dost, arkadaş gelince ben de duramam ki yerimde… Cebeci sokaklarına girer çıkarım, Cahit Külebi’nin  Cebeci köprüsü yüksek /Altından tren geçiyor, /  Ya benim aklımdan geçenler? / Kimse bilmiyor.” dediği dizeleri yaşayarak Cebeci Köprüsünden geçerim. Dikmen yokuşundan yavaş yavaş tırmanır, Kuyubaşı Durağı’ndaki Zülfikar Sezen’le paylaştığımız  küçük ve sıcak odamızı anımsarım. Bir zamanlar Küçükesat’ta Bağış Sokakta oturan, yıllarca  OLUŞUM Dergisini çıkaran Fahrünnisa Kadıbeşegil’in evindeki toplantılara katılırım. Sonra sokaklar, kaldırımlar, sinemalı kış günleri, pastane toplantıları, yaşadığım Çele ve Meltem heyecanları düşer peşime… Sevgilimle ince, sevimli yağmur altında Anıtkabir’den Çankaya’ya

yaya yürüyüşümüzü, avuçlarımızda biriken heyecan ve coşkuyu unutmak olası mı?

         Ya Şevket Apalak… Sanki şair olarak yaratılmış yüzü, düşüncesi aydınlık dostum… O yıllarda hem Hukuk Fakültesi’nde okuyor, hem de Anıtkabir’de Memur olarak görev yapıyordu. Şimdilerde Anayasa Mahkemesi’ninm saygın üyelerinde olan Şevket Apalak’ın bazı dergilerde şiirlerine rastlayınca, içim nasıl şenleniyor. Şevket’le Sıhhiye’de Kebap Dokuzbuçuk’ta yediğimiz köftenin tadı, zevki  ise damağımdaki  yerini koruyor.                           

        40 yıllık dostlarımdan şair Güngör Özmen’den geçtiğimiz yıllarda gelen bir telefon, bana anlamlı anlar yaşattı doğrusu. Harita Genel Müdürlüğü’nde askerdi Özmen. Nöbetçi olduğu bazı akşamlarda şiirli buluşmalarımızı andık yeniden. Bir başka telefon görüşmemiz de yazar-şair dostum Vedat Yazıcı’yla olmuştu. Sonra Şiirin Sesinde Koşmak kitabıyla gelip kuruldu kitaplığımın özge yerine Yazıcı. Türkçemsin’ le daha bir şenlendi içim. Onunla da neredeyse 40 yıla varan dostluğun sıcaklığıyla ses sese buluştuk. Ankara Edebiyat’ ta adına rastlayınca bir kez daha mutlu oldum.

        İyi ki geçtiğimiz günlerde Aydın ve Şahver Karasüleymanoğlu dostlarım İzmir’e geldiler. Sevgili Aydın Mevlüt Kaplan Çocuk Edebiyatı ödül törenine gelmişti İzmir’e. Çünkü  “Sandıktaki Mektup” adlı öyküsü birinci olmuştu. İyi ki ödülünü almaya gelmişti sevgili dostum. Onları görünce, geçmişe yolculuğum da başlamış oldu. Saçları, bıyıkları, sakalları ağarmış, yüzdeki çizgileri çoğalmış iki eski dost kısa sürede neler konuşur? Elbette Ankara’yı, Ankaralı dostları, Ankara’daki etkinlikleri… Şahver gene konuşkanlığı, hareketliliği içinde yerinde duramıyordu.

        Ünsal Piroğlu da arada İzmir’e gelen dostlarımdan. Her gelişinde arar, görüşürüz.  Bir dönem Ankara’da Sanat  Kurumu Başkanlığı da yapan, halen Avukatlık uğraşını sürdüren, Piroğlu dostumla  Karşıyaka’da deniz kenarında oturduk, Adaçayı içtik,eski günleri,dostları andık bir güzel. Kuşkusuz eskisi gibi dostlarla buluşup görüşememekten yakınıyordu Ünsal da. Demek ki benim bıraktığım 60’lı yılların Ankara’sı yerinde yok!

           Ankara deyince Selim Esen’i anmamak olası mı? Ankara’da TRT Haber Merkezi’nde çalıştığım kısa bir dönemde hocam, birlikte bazı haberlerde görsel anlamda ortak çalışmalarımız olan ağabeyim Selim Esen… Söke’de bir edebiyat izlencesinde karşılaşmıştık. Daha sonra Kuşadası Edebiyat Günleri’ne de çağırdı beni. Sıcak,dost,neşeli günleri paylaştık Ankara’dan,İzmir’den İstanbul’dan gelen dostlarla. Bu etkinliklerde tanıdım Ankaralı öykü yazarı Esra Odman’ı. Sanırım öykü kitabı GÖLGESİ BEDENİM, imzasının sıcaklığıyla ilk ulaşanlardan biri ben olmuşumdur. Telefonla, bilgisayarla, İzmir’e geldiğinde Ankara’nın havasını soluyoruz.

         

         Bir bilgisayar arkadaşım, dostum daha var Ankara’dan. Şair Ayten Çolakoğlu. SESİMDEKİ KUĞU adlı kitabı gezinir durur şiir sularımda…

         Şimdi Ankaralı bir dostum daha oldu: Adını duyup da buluşamadığım  Ankara Edebiyat dergisi. Adıyla bana sıcak gelen derginin sayfaları arasında bildik, tanıdık bazı dostlarımın yazılarını, şiirlerini görmek elbette gönendirdi beni. Dilerim Ankara Edebiyat’ın yazın yaşamı uzun yıllar sürer, Ankara’dan bize güzel esintiler getirir.

        

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

27/4/2008 ·

 

 

İZMİR KİTAP FUARI’NDA  KİTAPLAR VE İNSANLAR ŞENLİĞİ

 

Oğuz TÜMBAŞ

 

            Bir Kitap Fuarı daha sona erdi. Evet 13’ncü kez kapılarını açan İzmir Kitap Fuarı bu akşam telâşı, heyecanı,imzaları,buluşmaları ile bir yıl sonrasına dek veda etti okurlara…

             Kuşkusuz her yıl ayrı bir heyecanı oluyor bu fuarın. Dokuz gün boyunca  uzaklardan gelen  dostlarımızla buluşuyoruz, imzalar atıp imzalar alıyoruz,bol bol kitap soluyoruz salonlarda. Dergilerin sorumlularıyla, yazarlarıyla  tanışıyor, birebir yakınlıklar oluşturuyoruz. Bu yıl İle, Alaz, Hayal, İzmir İzmir, HB, Berfin Bahar, Dize gibi dergilerin stantlarında çok sayıda arkadaşımızı, dostumuzu gördük, yeni arkadaşlar tanıdık. Ne güzel!

             Ben daha çok Alaz Dergisi’nin standındaydım. 4 metrekarelik o mekânda sıcak, içten, dost buluşmalar gerçekleşti. Dokuz boyunca ne çok arkadaş,tanış,eş,dot geldi. Kimi gün yeni dergi dostlarını aldık aramıza.Bilgisunar’dan görüp derfgi alanlar oldu. İletişim kurmak,yazı,şiir,öykü göndermek için adres alanlar oldu. Hemen her gün Hülya Deniz Ünal, M.Mahzun Doğan, M.Mazhar Alphan,A.Neyzar Karahan, Halim Yazıcı, Mine Ömer, M.Sadık Kırımlı kitaplarının başında bulundular. Karşımızda Kıbatek’in yeri vardı. Atilla Er, Sezer Odabaşıoğlu, Leyla Işık, Ayhan Can, Feyyaz Sağlam, Ayşe Tural, İlhan Soytürk,Sıtkı Salih Gör güleç merhabalarıyla komşuluğun güzel örneğini sundular bize. Ayhan Can bugün bir de keman dinletisi sundu kitap severlere…

            Bitişik komşumuz Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin İzmir temsilcileriydi. Az ötemizde Veysel Çolak yönetiminde Dize Dergisinin standı vardı. Veysel Çolak Şiir Atölyesinin öğrencileri hocalarını hiç yalnız bırakmadılar. Bir de Yunus Nadi Şiir Ödülünü Abdülkadir Budak’la paylaşan Veysel hocalarına öğrencileri kutlama yaptılar sonuçlar resmen açıklanmadan. Kutluyorum bu iki dostun paylaştığı ödülü.

       ALAZ’ın sahibi, sorumlusu Mine Ömer,bir yandan yeni şiir kitabı Dünyamıza Kıyı adlı şiir kitabını okurlara, dostlarına imzalarken, bir yandan da Alaz’la ilgili çalışmaları, projeleri için çalışmalar yapıyordu.

             Alaz standında bulunduğum günler içinde dostlarımızın yeni kitapları da ulaştı bana. Hele Gaziantep’ten değerli  yazar dost, hemşehrim  Fevzi Günenç’in biri 1991 yılında Orhan Kemal Öykü Ödülünü kazanan ve yeniden basımı Zemge Yayınları’nca yapılan Sevda Büyücüleri ve şiir kitabı  Gülü Yakmak elime ulaştığında, büyük keyif verdi. Günenç kitapları salt İzmirli okurlar için çok indirimli ederle satılmasını istemiş. Çok duygulandım.

            Dergilerde yazdığı eleştirel özellikli yazılarını beğeniyle okuduğum Hülya Soyşekerci’nin Kanguru Yayınları arasında çıkan ve günlüklerinden oluşan yeni kitabı “Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar”ı sevinçle aldım, hemen okumaya başladım bile.  Yusuf Alper’in Şiirden Yayınları arasında ikinci basımı yapılan “Yıldızlı Bir Yanılsama”dan, Tuğrul Ediz’in Etki/Dize’den çıkan “Antikler kitabı”ndan, Veysel Çolak atölyesinden yetişen genç şair Aslıhan Tüylüoğlu’nun “Balkon Yalnızları”ndan, Tüyap’ın Fuar Onur Konuğu Arif Damar için hazırladığı “Arif Damar Nam-ı Diğer Arif Barikat” kitaplarından sıcağı sıcağına buluşmak da ayrı bir mutluluk verdi bana.

             Bir başka kitap daha coşkuyla merhaba dedi bize. Fuarın açıldığı ilk gün Egeli Kadın Yazarlar Platformu standına Ankara’dan ayağının tozuyla gelen Esra Odman’a hoş geldin demeye gittim. Aynı anda bir şenlik havasını gördüm. Afrodisyas Sanat Yayınları‘nın ürünü Savur Saçlarını Ege tezgâhtaki yerini almıştı. Odman kitabı elime tutuşturdu imzasıyla; ardında Gönül Çatalcalı,Gülseren Engin,Hünsan Şeker de ince duygularını yansıtan imzalarını attılar. Standa  daha sonra Bandırma’dan İncila Çalışkan ve İzmir’deki öykücüler Zübeyde Seven Turan, Buket Akkaya da geldi. Sevinçlerini, heyecanlarını görmeliydiniz. Savur Saçlarını Ege’ nin isim annesinin Aydın’da yaşayan üretken, çalışkan yazar dostum Zehra Ünüvar olduğunu öğrenince sevindim. Daha sonra karşılaştığımızda kutladım onu.

              Bir öyküler seçkisi gibi düşünülen Savur Saçlarını Ege’de 27 kadın yazarımızın öyküleri yer almış. Üstelik ege dostu, İzmir sevdalısı olup başka kentlerde yaşayan yazarlar da var içlerinde;Gaziantep’ten Nesrin Özyaycı, Ankara’dan Sultan Su Esen,İnci Gürbüzatik, Esra Odman gibi…

             

              Fuar da bir başka heyecanı da Avni Ölez Şiir Ödülünün dağıtıldığı gün yaşadık. Bu yıl beşincisi verilen ödül töreninde 40 yıllık dostlarımdan Mehmet Yaşar Bilen’le buluşmak da bana heyecanlı anlar yaşattı. Bilen eleştiri yazılarıyla bir dönem çalışkan yazarlarımızdandı. Ne ki son yıllarda uzak kaldı yazmalardan. Onun eleştirel yazılarını özlüyoruz. Elbette Devrek’de yayuımlanan Şehir dergisinin sahibi İbrahim Tığ’ın da kulaklarını çınlattık bol bol. Devrek’te Tığ’ın öğretmeni olan Mehmet Yaşar Bilen, Şehir ve Tığ için övgülerini, sevgi sözlerini yineledi.

               Avni Ölez rahatsızlığı nedeniyle adının verildiği ödül törenine katılamadı; ama elbette dostları onu sevgiyle andı. Burhan Günel sunuş konuşmasında bir yazarın, edebiyatçının yaşarken adına ödül konulmasının önemini, yararını  anlattı. Ben de katılıyorum Günel’in konuşmasına. Bir yazar, şair yıllarca sanata, edebiyata emek veriyor, çilesini çekiyor, yaşarken başka yazarların, şairlerin de teşvik edilmesine, daha üretken olmasına katkı sağlıyorsa, yaptıkları alkışa değmez mi? Keşke yıllarını sanata, edebiyata adamış, olanakları elveren yazarlar, öykücüler, romancılar, şairler böylesine ödüller  koysalar…

             Fuarda beni sevindiren bir olay da Edebiyatçılar Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası, Pen’in yan yana, sırt sırta aynı alanda buluşmalarıydı. Bir çok yazarın, şairin üçüne de üye oldukları bu derneklerin bir arada bulunmalarından hoşnut kaldım. Ancak uğradığım zamanlarda imza günlerinin  çok sönük geçmesi beni biraz üzdü. Eksik olan neydi? Kitaplar mı, afişler mi, haberler, duyurular,resimler mi? Demek ki daha bir donatmak gerekiyor bu stantları; daha bir üyeleri ilgili kılmak, sahip çıkmalarına inandırmak gerekiyor. Umarım gelecek yılda yazarların, şairlerin, sanatçıların daha sık uğradığı, imza kuyruklarının olduğu, sıcak buluşmaların  yaşandığı stantlar olarak karşımıza çıkarlar.

           Fuarda renkli bir  şairle de tanışmak, dost olmak beni kıvandırdı. Mahzun Doğan’ın da eski dostu olduğunu öğrendiğim Murat Koçak’la  sık sık beraber olduk, söyleştik, fotoğraf çektik, geçmişiyle ilgili bilgiler aldık. Mahzun Doğan’ın uzunca süre yayın yaşamında tuttuğu Pencere’nin ilk birkaç sayısını Koçak yayınlamış. Yayınevi kurmuş, bir çok şiir kitabının yayınına olanak sağlamış. Şimdilerde kent kent, kasaba kasaba yurdu dolaşıyormuş. Omzuna astığı yeleğinde Rüzgâr adını verdiği seçki kitabıyla.  En son 6. sayısı vardı. Ben deliyim derken, haklıydı Koçak.Her şair biraz deli, biraz düş ustası, biraz  kaçık, biraz kurgucu, biraz farklı değil mi? Öyle olmasaydı, bunca anlamı,anlatımı,bakışı,eylemi farklı üretimi gerçekleştirebilir miydi?   

             Paneller, söyleşiler, imzalar, sergiler, yazarlar,şairler, kitaplı zamanlar… Bir kitap fuarı daha böyle geçti.

               

 

Yorum (1) Yorum yaz!

24/4/2008 ·

AH NASIL DA ŞAŞIRIYOR YAKAMOZLU GECELERİM!...

 

 

                                                                         Oğuz TÜMBAŞ

 

 

 

            Soluk alıp vermek ne güzel. Yaşamın varsıl kaynaklarını tutkuyla, erinçle, gönençle tüketmek ne anlamlı... 

            Gün içinde yaşıyoruz; anların içinden geçerek...İçinde tasa, kaygı, hüzün, umut, keder, kavga olan...Neler yaşıyoruz günle birlikte... Güneşin doğuşundan, gölgeden,  rüzgârdan, esintiden, gün batımından, akşam karanlığından, gece oluşumlarından tat almak az şey olmasa gerek. Yıldızlar, bulutlar, yağmurlar, karlar; güneşin,  ayın, yıldızların halleri...Sonra yakamozları düşünün bir de...Gecenin o siyah örtüsünün arasından tostoparlak bir ay suya, denize şavkıyla görkemini yansıttığında ortaya çıkan görsel şöleni...

            Nice oldu, zaman çok geçti; ama güncelliğini koruyor benim için. Şaşırtıcı…  Gazetelerde bir haber: Dünyanın en güzel sözcüğü Türkçe “yakamoz”  sözcüğü olmuş. Almanya'nın başkenti Berlin’de düzenlenen, 60 ülkeden yaklaşık 2 bin 500 sözcüğün göz önünde tutulduğu yarışmada, Türkçe ''Yakamoz'' sözcüğü, 3 kişilik seçici kurul tarafından dünyanın en güzel sözcüğü olarak belirlenmiş. Yarışmada ikinciliği, horlamak anlamına gelen Çince ''Hu lu'' sözcüğü kazanırken, üçüncülüğü de Afrika'daki Luganda dilinde ''düzensiz'' anlamına gelen ''Volongoto'' sözcüğü elde etmiş.

           Buraya kadar her şey güzel de, bundan sonrası biraz şaşırtıyor insanı. Belki öyle şartlandığım için, öyle öğretildiği, yazıldığı için, biraz da tembellik, bilgi yoksunluğu içinde yakamozu  eksik öğrenmişim! Yakamozu gökyüzünün pırıl pırıl olduğu zamanlarda koca ay ışıklarının suya, denize vuran yansıması olarak bilirdim. Meğer öyle değilmiş. Ya neymiş peki?  Ansiklopedik bilgilerden alıntılayalım:

          Türkçe okunuşu Biyoluminesans. Bugüne dek biz yanlış biliyormuşuz!  "Yakamoz" ay ışığının suya, denize vuran yansıması değilmiş! Ya neymiş peki? Yakamoz bir canlıymış dostlar… Hem de Lâtince ismi Noctiluca Milliaris olan bu canlı, bir biçimde ateş böceğinin denizde yaşayan versiyonuymuş… Luminisens maddesini vücudunda barındıran bu canlıya dokunulduğunda bir ışık saçarmış… Bu canlı da milimetrik boyutlarda bir planktonmuş… Bunlardan milyonlarcası bir araya geldiğinde geceleri bir kayık suları şıpırdatarak geçerken ya da bir balık sürüsü denizi çırparken, bu canlılara çarparak ışık çıkartmalarına neden olurlarmış…

            Hadi bakalım, ayıkla pirincin taşını. Ben şaştım bu işe. Ne kadar cahilmişim meğer! İzmir’de, Datça’da, Karaburun’da, Balıklıova’da, Mordoğan’da, Çeşme’de, Gümüldür’de, Foça’da,ayvalaık’ta, Altınoluk’ta, Van’da…yani onca su kıyılarında, deniz kenarlarında ayın on dördünde gördüğüm; kördüğüm olduğum, coşkuyla kaleme sarıldığım, imgelemler çoğalttığım o yakamozlu gecelerim kahroldu gitti!          

            Oysa yakamoz sözcüğü nice şairimizin de imgesel kazanımlarından değil miydi?

                     Dalgayı haber veren yakamoz  

                     kimin gözüne çarpar kıyıda?

                     Çiçeğe durduğunu kim ayırt eder

                     tepeden tırnağa giyinmeden ağaç?

                     Kimin dikkatini çeker küçücük bir bulut

                     güneşi kapatmadan önce?

 

diyen Kemal Özer ağabeyimiz kızmaz mı bu işe?

 

            Benim Bellek Pazarı adlı şiir kitabımın 23. sayfasında da yer alan “Datça’da ay Düğünü” adlı şiirim n’olacak şimdi?

               “ bildik bir mayıs’tı

                  akşamı lirik…ay kızı yosma yakamoz..

                  kıvrak danslarını sunuyordu

                  lâcivert atlasında denizin

                  bahar balkonda şarkı söylüyordu.”

 

             Elbette bu dizeleri değiştirmeyeceğim. Onlar öyle olduğu gibi kalacak.

 

             Ay bu gece de on dörtlük… gökyüzü yıldız sağanağı içinde. Yakamozlar  İzmir körfezinin karanlık sularında kıvrak danslarını sunuyor. İçim kıpır kıpır… İçim bahar telâşının özgünlüğünü dokuyor harflerime! Yeni bir şiire açıyorum penceremi… Ben gene bildiğimi okuyorum. Kapattım ansiklopedinin o bölümünü. Döndüm gene kendi yakamozuma.

            Sizin yakamozlarınız n’oldu sahi?  Düşlerinize sahip çıkın. Aldırmayın. Her yakamozlu gecede duygularınızı alazlayın. Yeni bir evren kurun. Yaşama yakamoz renkleri, dokusuyla bakın böyle gecelerde. Olanaklarınız, zamanınız varsa iki tek patlatın. Mutluluğun tünelinden geçerek… Korkmayın. Yakamozlar çarpsın size!

               

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::